4 Haziran 2011 Cumartesi

Denizanaları ve İnsanlara dair



                          “Denizanaları ve insanların hayal kurmaya hakları yoktur.”
  Uçsuz bucaksız bir sahildi burası; öyle ki şimdi yürümeye başlasa yıllar sonra gene kendini aynı yerde bulacakmış gibi geliyordu insana. Sanki dünyanın tüm okyanuslarına kıyısı varmış gibi…
 Denizanası, dalgaların sabırla düzleştirdiği çakıl taşı yığınlarının arasında öylecesine duruyor, bir idam mahkûmu gibi birazdan yükselecek olan öğle güneşini bekliyordu.
 Ne bir denizyıldızı ne de huzurlu kayasından kopartılmış, ağzı açık can çekişen bir midye vardı yakınında.
    En günahkârı olmalıydı denizin… Gümüş balıklarının, kalamarların ve şeytanminarelerinin cehenneminde yapayalnız bırakmıştı onu doğunun ve batının tüm deniz tanrıları. Oysa yalnızca küçük bir dalga yeterliydi dönmek için yeniden denizin kucağına. Salınmak günler ve geceler boyu hiçbir şey istemeden, düşünmeden, düşsüz bir uykudaymış gibi…  
  Dalga, onun yaşamı ve ölümü; dalga onun cenneti ve cehennemi, dalga onun Rabbi ve İblis’i. Kararlar, seçimler, özgürlükler… Oysa o biliyordu, yükselen güneşin altında gittikçe eriyen bedeninin tüm hücreleriyle biliyordu ki sadece dalgaydı  gerçek olan. Dalga: denizin kalbinden doğup kıyılara köpük köpük çarpan bir kader
   Denizin kıyıya doğru üflediği her nefeste, çılgıncasına titriyordu tüm bedeni, ölümünü görüyordu artık yanı başındaki yosun yığınında: soğuk ve anlaşılmaz. Erimiş bedeninden kalan son parçalarla kadim bir denizanası ağıtı tutturmuş, denize doğru fısıldıyordu. “İrade yok, seçim yok, özgürlük yok.”  Güneş yükseliyor ve yükseliyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder